DOĞU TABLETLERİ
109. Tablet, Yesevî
I
Öğütür âdemi, âlemin değirmen taşları arasında:
Yaşam tersliği var mıdır, birbirine yol, menzil olan?
Sırlar ırmağı döndürür azgın çarkını feleğin.
Oluktan dertli akar ak un, kimdir okula kulluk eden?
Benzer birbirine yazgılar, Horasan’da, acı içinde.
Ömür daha da uzayıp gitse, daha çabuk ölüme koşsa,
Aslında benzemez, bir zeytin fidanı öbürüne,
Nerede eski sözler, diye fısıldardı Asya erenleri:
Defne gibi hikmet açardı ağızda gerçeğin heceleri,
Dut dallarından geceleri, kar gibi yağardı yere umut.
Türkmenliğin de öncesinde hiç anımsanmayan,
Yaklaşan, rızık dolu akşamlarla yürürdü Hocam.
Yıldızlar belirirdi, gökyüzü denilen ruhiyatta,
Dönerdi burçların arasında pür neşe göğün gamı,
İnanmazsan say da bak, gibi bir bitimsiz esinlenme:
Güvenmek istiyor sevgili, aşkının geleceğine.
Hurma ağacının çiçekleri gönendirir kutlu zeytini,
Ey Aslan Baba’dan el alan Yesi, göster çareyi,
İçir bize de çilehane konağında mayalanan badeyi.
II
Bakışlarıyla gösteriyor göğün kapısız derinliğini,
İşte diyor, Derviş takımyıldızının çile eşiği…
Birkaç başka mücevher daha parlıyor derinlerde:
Üstekinin adı Yunus, yanında Mevlana Rumi,
Kutup Yıldızını işaret ediyor, o doğurur niceleri:
Pir Sultan, Hacı Bektaş’tan sür, Nazım’dan beri gel.
Şimdi elleriyle uzatıyor bize, demet demet şiiri,
Eskinin de öncesinde, adları hep anımsanan.
Sırlı sözler eline gönlüne bulaşır, uçup da gider,
Kırklar meclisinin temelleri altında edep taşlarıdır,
Az önce, şuraya koyduğun bir şey, bir güvence.,
Hiç kimse bilmek istemiyor, Karasu’da olup biteni:
Bak kilitli göklere, otur bir bade çek, zamana bak.
Oturtmuş çocuk gibi öğütlüyor yedi başlı devi,
Diyor Yesevi: Devlet açar baht kapısının kilidini.
Kimdiler, adlarını iki ipek arasında sakladığımız,
Bekler biri Konya kapısında, taş kesilmiş ulak:
Git, lambayı söndür, Hikmetler kitabına yine bak,
Çıra sönmez, beş bin yıllık macerayı seyret:
Nasıl da aydınlatıyor gönülleri, Divanı Hikmet.

